Aynur
Myspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter Graphics Myspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter GraphicsMyspace Glitter Graphics, MySpace Graphics, Glitter Graphics

Tanım

Ben kapındaki aşk dilencisi,sen aşk yolunun incisi,suskun kalbimin tek sesi,seni hatırlıyorum diyemem ki eyy Nebi çünkü unutulan hatırlanır ben seni hiç UNUTMADIM ki...


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler


"Şüphesiz ki benim ümmetim, kıyamet gününde, abdest izlerinden d

Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Namazı

Sevgili Peygamberimiz hiç günahı olmadığı halde, gündüzleri; devlet, millet ve din işlerini yürütüyor, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kılmakla meşgul oluyordu. Böylece rabbinin ihsan ve ikram ettiği nimetlerin şükrünü edaya ve onun rızasını tahsile çalışıyordu. Hâsılı, korku, hastalık, sefer, sıkıntı ve zorluklar... hiçbir şey onun namaz kılmasına mani olmuyordu.

Mirac'da beş vakit namazın farz kılınmasından itibaren iki cihan Güneşi Efendimiz ömürlerinin sonuna kadar namazı hiç terk etmemişlerdir. Vefatlarına yakın hasta olduklarında, Hz Ali ve Hz Abbas -radıyallahü anhümâ-'nın koltuğuna girerek cemaate devam etmiş, ashabına ve ümmetine namazın ehemmiyetini, devam lüzumunu ve şiddetli hastalık halinde bile hiçbir suretle asla terki câiz olmayacağını fiilen talim ve irşat buyurmuşlardır.

Hz. Aişe (r.a) anlatıyor: Rasulullah bizimle konuşur, biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince sanki bizi tanımıyor gibi bir hale gelir, bütün varlığıyla Allah'a yönelirdi. (Fezail-i A'mal s. 303)

Sahabe-i Kiram, Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem-'e:

"- Fetih suresinde Allah Teala, sizi tamamen bağışladığı bildirmiştir. Öyleyse neden böylesine uzun ve ebedi bir ibadet yapıyorsunuz? dediklerinde, Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem-:

"- Allah'a şükreden bir kul neden ben olmayayım?" diye cevap vermiştir.

Bir Hadis-i Şerifte bildirildiğine göre; Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- namaz kılarken, mübarek göğsünden sürekli el değirmenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi gelirdi.

Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'den rivayete göre Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem-'in namazda göğsünden tencere tokurtusuna benzeyen tarzda sesler gelirdi. (İbn-i Mace, Mukaddime, 3.)

Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-' Validemizin anlattığına göre, Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar uzun müddet teheccüde devam ederlerdi. Durumdan müteessir olan muhterem zevcesi:

"-Ey Allah'ın resûlü, geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsun?" diye sorunca;

"-Ey Âişe! Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?" karşılığını vermiştir. (Buhari, Teheccüd, 6)

Hazret-i Ata -radıyallahü Anh- şöyle anlatmıştır. Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'ya :

"-Allah Resulünden şahit olduğun en şaşırtıcı hadiseyi bize haber ver." dedim. Hazret-i Aişe ağladı ve dedi ki:

"- Onun hangi hali şaşırtıcı değildi ki. Bir gece geldi. Benimle beraber yatağa girdi. Tenim tenine değdi ve sonra dedi ki:

"-Ey Ebû Bekir'in kızı, bırak beni! Rabbime ibadet edeyim." Ben dedim ki:

"-Senin yanında olmayı seviyorum, fakat senin arzuna uymayı tercih ederim."

Kendisine izin verdim, kalktı, su ibriğine gitti, abdest aldı. Suyu çok dökerek israf etmedi. sonra namaza durdu, ağlamaya başladı. Öyle ki, göz yaşları, mübarek göğsüne doğru aktı. sonra rükûa gitti, gene ağladı. sonra secdeye gitti, gene ağladı. sonra başını secdeden kaldırdı, gene ağladı. Bu ağlaması sabaha kadar devam etti. Sabah namazı vakti Bilal geldi. Ezan okudu. Ben o zaman dedim ki:

"-Ey Allah'ın rasûlü! Seni ağlatan sebep nedir? Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti. Buyurdular ki:

"-Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu şükrü ben neden yapmayayım?" (Sâdık Dânâ, Altınoluk sohbetleri, C.1, s. 193)

Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimizin, ahir ömürlerinde ruhi saadetlerini teslim ederken yaptığı son nasihati, namaza dikkat etmek hususunda olup; bu, ondan rivayet edilen son Hadis-i Şeriftir. Hazret-i Enes -radıyallahü anh- anlatıyor:

"Rasûlullah Aleyhissalâtü Vesselama ölüm geldiği vakit, can çelişirken yaptığı vasiyetin hepsi:

"-Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları (nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin!) demek olmuştur." (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 338)

Bir kimseye en çok sevdiği insanlardan birinin geldiği müjdelendiğinde nasıl sevinir ve kendinden geçerse; Allâh Rasûlü de namaza duracağı zaman, bu sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Rabbine karşı huşû ve tevâzûun zirvesine çıkar ve O'na yalvarıp yakarmaktan ayrı bir kulluk zevki alırdı. Bir defâsında Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- namazı şöyle târif buyurdular:

"Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek'atta bir teşehhüd vardır. Namaz huşû duymak ve temeskün (tezellül) izhâr etmektir... Ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve Yâ Rabb! Yâ Rabb! Yâ Rab! diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir." (Tirmizî, Salât, 166) Yani namaz kulun Yaratanı karşısında aczini ve za'fını idrak ederek muhtaçlığını arz etmesi ve gönülden gelen feryatlarla iç âleminde kıyâmetler koparması, tazarrû ve niyazda bulunmasıdır.

Müslümanlar kendilerine farz olan beş vakit namazı kılarlardı, halbuki Rasûl-i Ekrem fazla olarak kuşluk, işrak, teheccüd gibi nâfile namazlar da kılardı. Bütün müslümanlar her gün üzerlerine farz olan on yedi rek'at farz namazı kılarlarken, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- geceli gündüzlü günde farz ve nâfile olarak 50-60 rek'at namaz kılardı. Bu namazlarda Allâh'a muhabbet manası Rasûlullâh'ın kalbindeki her şeyden ve her manadan daha üstündü. Rükûu uzatırdı, o derece ki uzaktan bakan onu secdeye kapanmayı unuttu zannederdi.

Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor: Bir gece Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile berâber namaza durdum. Bakara sûresini okumaya başladı. Ben içimden:

- Yüzüncü ayete varınca rukûya varır, dedim. Yüzüncü ayete geldikten sonra da okumasını sürdürdü.

Ben: - Herhalde bu sûre ile iki rekat kılacak, diye zihnimden geçirdim. Okumasına devam etti. Sûreyi bitirince rükûa varır, diye düşündüm. Sonra Nisâ sûresini okumaya başladı. Bitirince Âl-i İmrân sûresini okumaya başladı. Ağır ağır okuyordu. Tesbih âyetleri geldiğinde 'sübhânallâh' diyor, dua âyeti geldiğinde duâ ediyor, istiâze ayeti geldiğinde de Allâh'a sığınıyordu. Sonra rükûa vardı. 'Sübhâne Rabbiye'l-Azîm' demeye başladı. Rükûu da kıyâmı kadar sürdü. Sonra 'Semiallâhu limen hamideh. Rabbenâ leke'l-hamd' diyerek (doğruldu). Rükûda durduğuna yakın bir müddet kıyamda durdu. Sonra secdeye vardı. Secdede 'Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ' diyordu. Secdesi de kıyâmına yakın uzunlukta idi. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 203)

Vahyin başlangıcından itibaren namazını Beytullah'ın avlusunda kendisine düşman olan, insafsızca eza ve cefâ eden müşriklerin gözünün önünde kılardı. Namazda iken müşriklerden bazıları üzerine hücum etmişti de onlardan korkup da namazını bile bırakmamıştı. Savaş esnasında iki tarafın kuvvetleri karşılaşıp da kılıç seslerinin şakırdadığı, mızrakların vızıldadığı, kalplerin hızla çarptığı bir zamanda dahî namaz vakti geldiğinde, namazı kılmak için müslümanlar saf saf olurlar, önde Peygamberleri imam olurdu.

Ebû Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında

Dacnân ile Usfan arasında konaklamıştı. Müşrikler:

- Onların bir namazları vardır ki onlar için babalarından ve evlatlarından çok daha kıymetlidir. Bu namaz ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan bir kerede çullanın!'' dediler.

Cebrail aleyhisselam, Resulullah -aleyhi's-salâtü ve's-selâm-'a gelerek ashabını iki kısma ayırmasını, onlardan bir grupla namaz kılarken diğer grubun geri tarafta ayakta beklemesini, tedbirli olmalarını ve silahlarını beraberlerinde almalarını, birinci gruba bir rek'at kıldırmasını, bu kısmın birinci rekatten sonra geri çekilmesini, arkadaki grubun öne ilerlemesini, bu yeni gruba da bir rek 'at kıldırmasını, böylece her bir grubun Resulullah'la birlikte birer rek'atlerinin olmasını, Resulullah'ın da böylece iki rek'at kılmış olmasını emretti. (Tirmizî, Tefsîr, 4 (3035)

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-'in âllâh'ın huzûruna durma iştiyâkı o kadar yüksekti ki savaşlarda sâdece farz namazları kılmakla yetinmez, geceleri sabahlara kadar doya doya ibâdet iklimini yudumlardı. Nitekim Ali -radıyallâhu anh- Bedir Gazvesi'ni anlatırken şöyle demektedir:

- Bedir günü aramızda Mikdâd'dan başka süvâri yoktu. İyi biliyorum, o zaman Allâh Rasûlü hâric hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.

İşte onun Alâh'a bağlılığı böyleydi. Namazlarını dâima vaktinde kılmıştır. Hatta vefat ettikleri hastalıklarının en şiddetli ânlarında dahî, bile bile namazı geçirmemişti. Bu hastalığı o kadar çok şiddetlenmişti ki kuvvet ve tâkatten kesilmişti. Öğle ve ikindide iki kişinin yardımıyla odasından çıkarak mescide kadar vardı ve namazı cemaatle kıldı. Ölüm acıları içinde kıvranmasına rağmen ümmetinin en çok istifâde edeceği husûsları hatırlatmaktan geri durmamış ve son sözleri: "Namaz! Namaz! Mâlik olduğunuz (köleler) hakkında Allâh'tan korkun!" olmuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 133)

Sevgili Peygamberimiz'in son nefesinde dahî hatırlatmayı lüzûmlu bulduğu mevzûlar herhalde insanın kulluk vazîfesi için en ehemmiyetli noktalar olmalıdır. Birincisi kulu Hâlıkına ve mahbûbuna ençok yaklaştıran, İslam'ın direği namaz, ikincisi de insanı cehennem çukurlarına yuvarlanmaktan koruyacak olan, zayıflara, Rabbimiz'in emânet olarak emrimize vediği işçilere ve kadınlara güzel muâmele.

Birgün Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbı ile birlikte mescidde namaz vaktini beklerken adamın biri kalktı ve:

-Yâ Rasûlallâh! Ben bir günah işledim, dedi. Rasûl-i Ekrem adama cevap vermedi. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve selem- namazını bitirdikten sonra aynı adam yine kalktı ve önceki sözünü tekrarladı. Peygamberimiz sordu:

- "Sen şu namazı bizimle kılmadın mı? Ve onun için güzelce abdest almadın mı?"

Adam: - Evet yâ Rasulullah! dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bu defa:

- "İşte o namaz işlediğin günaha keffâret olur", buyurdu . (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, I, 301)

Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in kötülüklerden ve çirkinliklerden koruyacağını ve daha önce işlenmiş günahlara keffâret olacağını bildirdiği namazı O'nun kıldığı şekilde ve o şuur içerisinde kılmak gerekmektedir. Aksi takdirde en mühim faydaları ihtivâ eden namaz hayâtımızda hiçbir değişikliğe sebep olamaz ve biz içinde bulunduğumuz günah bataklıkları ve çirkinlikler içerisinde ebedî hüsrâna doğru yüzüp gideriz.

İnsanların en hayırlısının ömrü uzun ve ameli güzel olan kimse olduğunu bildiren Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve selem-, kısacık dünyâ hayâtında kalbini bütünüyle Allâh'a vererek olabildiğince çok namaz kılmaya çalışmıştır. Namaz için her fırsatı değerlendirirdi. Herhangi bir şey kendisini üzecek olursa hemen namaza koşardı. (Ebû Dâvûd, Salât, 312) Cennette kendisi ile birlikte olma aşkı ile yanıp kavrulan sahâbîsine, bu arzûsunun gerçekleşmesi için duâ etmeyi kabul ettikten sonra, onun da çok secde ederek kendisine yardımcı olmasını istemişti. Ebu Hureyre -radıyallâhu anh- anlatıyor: Rasûlullâh'ın sağlığında Kudâa kabilesinin Beliyy boyuna mensup iki zât birlikte İslam'a girmişlerdi. Bilâhare birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp öyle ölmüştü. Talha bin Ubeydullah:

- Rüyamda, bir sene sonra vefât edenin şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim, diye anlattı. Sabah olunca Talhâ'nın bu rüyâsı ben veya bir başkası tarafında

Rasûlullâh'a anlatıldı. Rasul-i Ekrem Efendimiz:

- "O, şehit olandan sonra ramazan orucunu tutmadı mı, bir senede altı bin şu kadar rekat namaz kılmadı mı? (O halde ikisi arasında bu kadar fark olacak!)" buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 333)

Hayâtını İslam'ı en güzel bir şekilde tebliğ etmeye ve ashâbını ilâhî bir terbiye ile yetiştirmeye adamış olan Habîb-i Ekrem -aleyhi's-salâtü ve's-selâm- Efendimiz, insanlar için huzûr kaynağı olan bu namazın bütün insanlar tarafından en güzel bir şekilde kılınmasını isterdi. Mute gazâsına gitmek üzere hazırlanan Abdullah bin Revâha, Peygamberimiz'in yanına geldi. Gül yüzüne hasret kalacağı Efendisi ile vedâlaştıktan sonra:

- Yâ Rasûlallâh! Bana ezberleyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şey tavsiye buyur, dedi.

Peygamber Efendimiz:

- "Sen yarın Allâh'a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri, namazları çoğalt." buyurdu. Abdullah bin Revâha:

- Yâ Rasûlallâh! Bana nasihatini artır! dedi. Sevgili Peygamberimiz bu defâ:

- "Allâh'ı dâimâ zikr et! Çünkü Allâh'ı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur!" buyurdu. (Vâkidî- Megâzî, II, 758)

Allâhu zü'l-celâl Hazretleri Rasûlüne şöyle emretmişti:

"Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Biz seni rızıklandırırız ve akıbet takvânındır." (Tâ-hâ/20, 132)

Bu nedenle Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- de ashâbına ve bütün insanlara namaz üzerinde hassasiyetle durmalarını ve bu husûsta sabırlı olmalarını emrederdi. Kendisini Peygamber Efendimiz'in halîfesi olarak telakkî eden Osmanlı sultânı VI. Mehmed Reşâd'ın, saraydaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere "muallime-i selâtin" (sultan hocası) tayin ettiği Safiye Hanım'a ilk iradesi şu olmuştur:

"Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin". (Ünüvar, Safiye; Saray Hatıralarım, İstanbul, 1964, s. 21)

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-'in namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durduğunu gören ve bütün varlıklarını onun izinde yürüyebilmek için fedâ eden ashâb-ı kirâm hazerâtı da namaza durduklarında kendilerini kaybederler ve Allâh'ı en yakınlarında bulurlardı. Huzûr-ı İlâhîde okumaya başladığı bir sûreyi yarıda bırakmak istemeyen ve bir an da olsa alacağı feyz uğruna bütün ömrünü fedâ eden ashâba âit olan şu hâtıralar ne kadar dehşet vericidir:

Zâtü'r-Rikâ gazvesinde Peygamber Efendimiz Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr'i kendi istekleri üzerine bir konak mahallinde gece için muhâfız olarak tensib etmişti. Ammâr gecenin ilk vaktinde istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Abbâd bin Bişr de kalktı ve namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Abbâd'ın vücûduna isâbet etti. Abbâd oku çıkardı. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyordu. Rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırarak:

- Kalk! ben yaralandım, dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik ikisini görünce arkadaşını uyardığını anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd'ın kanlar içinde olduğunu görünce:

- Sübhânallâh! İlk oku attığında beni uyandırsaydın ya! dedi. Abbâd ise namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:

- Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama okları peşpeşe atınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh'a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim. (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 343-344)

Yaratanının emir ve isteklerini henüz duymamış olan diğer insanlara da en son ilâhî dinin ulaşabilmesi için kendisine tevdî edilen vazîfeyi ihmâl korkusu olmasa bu sahâbîyi Rabbinin huzûrundan ayırabilecek hiçbir kuvvet bulunmamaktadır. Ne var ki, umûmun istifâdesini düşünüyor olması kendi zevk ve lezzetini yarıda kesmesini gerektirmiştir. Çünkü İslam müntesiplerinden, ferdîlikten ziyâde içtimâî olmalarını istemektedir.

Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh-, ashâbın namaza atfettikleri ehemmiyeti gösteren diğer bir ibretli hâdiseyi şöyle anlatıyor: Ömer bin Hattab radıyallâhu anh hançerlendiğinde, zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdiğimde üstüne bir örtü örtmüşler, kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:

- Kendisini nasıl buluyorsunuz? diye sordum.

- Gördüğün gibi (baygın) dediler.

- Namaza çağırdınız mı? Eğer yaşıyorsa onu namazdan başka bir şey korkutup uyandıramaz, dedim. Bu ikazım üzerine oradakiler:

- Ey Mü'minlerin Emîri Namaz! Namaz kılındı! dediler. Hemen uyandı ve:

- Öyle mi? Vallahi namazı terkedenin İslam'dan payı yoktur, dedi. Kalktı, yarasından kan fışkıra fışkıra namaz kıldı. (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, I, 295; İbn-i Sa'd, III, 35)

Allâh'ın emri herşeyden azizdi. Mal ve can onun yanında bir hiç mesâbesindeydi. Toplumun bütün fertleri bu şuuru yakalamış ve namazın ibâdet hayâtının mihverini teşkil ettiğini kavramıştı. Sıhhat için ruhsat verilmiş olmasına rağmen hakîkat karşısındaki anlayış ve kabulleri sebebiyle azîmeti tercih etmek onlar için daha doğru idi. Müseyyib bin Râfî anlatıyor:

Abdullah bin Abbas -radıyallâhu anh-'ın gözlerine perde inince bir kimse geldi ve:

- Eğer yedi gün hiç kalkmadan sırtüstü yatmaya dayanabilirsen ve bu arada namazlarını îmâ ile kılmayı kabul edersen seni tedâvî edebilirim. İnşaallâh şifâ bulursun, dedi.

İbn-i Abbas, Hz. Âişe ile Ebû Hureyre'ye ve daha başka sahâbîlere haber gönderip mes'eleyi sordurdu. Hepsi de:

- Ya bu süre zarfında ölürsen namaz hususunda yöneltilecek soru karşısında ne cevap verirsin? dediler.

Bu cevaplar üzerine İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- gözünü tedâvî ettirmekten vazgeçti. (Hâkim, Müstedrek, III, 629, 6319)

Bir kudsî hadîste; "Namazı benimle kulum arasında ikiye böldüm: Kulum için de istediği verilecektir." buyurulmuştur. Bu va'd gereğince usûlüne göre kılınan namazda, gönlü başka taraflara kaydırmadan okunan Fatiha'da çok müjdeli ilhamlar vardır. Gözde nûr, gönülde mânevî bir sürür hasıl olur. Namaz, insanın dâimâ Allâh'ı düşündüğü, O'ndan bir an bile gâfil olmadığı ihsân haline yükselmesinin yolunu gösterir. Bütün hareket, söz ve düşüncelerinde Yüce Yaratanını düşünün bir insan kâmil bir mü'min olma vasfını kazanmış olur.

Peygamber Efendimiz'in Medîne'yi teşriflerinde onu görmek için yanına gelen ve gül yüzünü görür görmez "Vallâhi bu yüz yalancı olamaz" diyerek hakîkatı haykıran Yahudî âlimi Abdullâh bin Selâm -radıyallâhu anh-, mübârek ağızlarından ilk olarak "Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize ikrâmda bulununuz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak selâmetle Cennet'e giriniz." (Tirmizi, Kıyamet, 42) sözlerini işittiğini söylemektedir. Herkesin uyuduğu bir vakitte veya çoğu kimsenin muvaffak olamadığı bir şekilde Allâh'a yönelmek hiç şüphesiz cennetin yollarını kolaylaştıran en mühim âmildir.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır: Hz Peygamberin sağlığında rüya gören bir kimse onu Peygamberimiz'e anlatırlardı, ben de bir rüya görmeyi ve onu Hz Peygamber'e anlatmayı çok isterdim. O zaman bekar bir delikanlı idim ve mescidde uyurdum. Bir defasında rüyamda iki melek beni cehenneme götürdüler. Baktım ki, o kuyu duvarı gibi örülmüş olup kuyununki gibi iki boynuzu vardı; o da ne, orada kendilerini tanıdığım insanlar da vardı. Ben şöyle haykırdım: "Cehennemden Allah'a sığınırım! Cehennemden Allah'a sığınırım!" O sırada bir başka melek diğer iki meleğe katıldı ve bana şöyla dedi: "Korkutulmayacaksın!"

Abdullah ibni Amr ibni Âs -radıyallâhu anhümâ-'ya da Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle tavsiyede bulunmuştu:

- "Abdullah! Falan adam gibi olma! Çünkü o, gece ibâdetine devâm ederken artık kalkmaz oldu." (Buhârî, Teheccüd, 19; Müslim, Sıyâm, 185) Hayırlı bir ibâdete başladıktan ve onun feyzini aldıktan sonra terk etmek Allâh ve Rasûlünün tasvîb edeceği bir şey değildir elbette. O güzel hasleti daha da geliştirmek ve artırmak gerekmektedir.

Gece ibâdeti, insanın gündüz hayâtının bereketli ve feyizli geçmesinin temel şartıdır. Gündüz yapacağı işlerin ve hizmetlerin semereli olabilmesi teheccüd vaktinde kalbin doldurulmasına bağlıdır. Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e emrederken şöyle buyurmaktadır:

"Ey örtünen (Peygamber!) Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk (namaz kıl). Gecenin yarısında kalk, yahut yarısından biraz eksilt. Veya bunu artır ve yavaş yavaş güzel güzel tertil ile Kur'ân oku. Çünkü biz, senin üzerine ağır, (sorumluluk gerektiren) bir söz indireceğiz. Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz senin için uzun bir meşguliyet vardır." (el-Müzzemmil/73, 1-7)

Kendisini söz konusu olduğunda kimsenin dayanamayacağı kadar ağırlığa ve meşakkate katlanan Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-, ümmetine tavsiyede bulunurken engin bir merhamet ve şefkât âbidesi olurdu. "Allâh Teâlâ'nın en çok beğendiği namaz Dâvûd aleyhisselâm'ın namazı, Allâh Teâlâ'nın en çok beğendiği oruç da yine Dâvûd aleyhisselâm'ın orucudur. Dâvûd aleyhisselâm gecenin ilk yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı. Gecenin altıda birinde yine uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı." (Buhârî, Teheccüd, 7; Enbiyâ, 37, 38) buyurarak insanların sıkıntıya düşmemelerini isterdi. Bununla birlikte bütün geceyi uyku ile geçirmeye de hiç razı olmazlardı.

Nitekim Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanında bir adamın zikri geçti ve sabaha kadar uyuduğu, namaz kılmadığı söylendiğinde Aleyhi's-salâtü ve's-selâm- Efendimiz:

- "Bu adamın kulağına şeytan bevletmiştir." buyurmuşlardır. (Buhari, Teheccüd 13, Bed'u'l-Halk 11)

Uzun geceleri uyku ile geçiren gaflet ehlinin durumunu tasvir ve hakîkaten teheccüde kalkmak isteyenlere de yol gösterme sadedinde Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Biriniz uyuyunca ensesine şeytan üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm yerine eliyle vurarak 'üzerine uzun bir gece olsun, yat, uyu' der. Adam uyanır ve Allah'ı zikrederse bir düğüm çözülür, abdest alacak olursa bir düğüm daha çözülür, namaz kılarsa bütün düğümler çözülür ve böylece canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde habis ruhlu (içi kararmış) ve uyuşuk bir halde sabahlar." (Buhari, Teheccud 12, Bed'u'l-Halk 11; Muslim, Musafirin 207)

Teheccüd namazı ve geceleri ihyâ etmenin maddî ve mânevî faydasını dost düşman herkes kabul etmiş ve itirâfta bulunmuştur. Gece ibâdetinin bu faydalarını ifâde eden şu misaller ne kadar ibret vericidir:

Yermük savaşında iki ordu birbirlerine yaklaşınca, Rum askerî komutanı, bir Arap câsusu, İslam askerlerinin durumunu tedkîkle görevlendirir. Adam dönüp gelince:

- Durumları nasıl? Ne yapıyorlar? diye sorar. Câsus da gördüklerini şöyle anlatır:

- Onlar geceleri râhip, gündüzleri süvâri bir millet! (Gecenin büyük bir kısmını ibâdetle geçiriyorlar)

Kendi aralarında birbirlerinin kölesi gibi iken başkalarına karşı aslan kesiliyorlar. Konuştuklarında doğruyu söylüyorlar ve vaadde bulunduklarında sözlerini yerine getiriyorlar... Meliklerinin oğlu birşey çalsa muhakkak elini kesiyorlar, zinâ etse hakkı ikâme için onu recmediyorlar.

Bunun üzerine komutan şu cevâbı verir:

- Şâyet doğru söylüyorsan yerin altında olmak, onlarla yerin üstünde karşılaşmaktan daha hayırlıdır...(Taberî, Târih, II, 347)

İbn-i İshak da şunları nakleder:

Hiçbir düşman savaşlarda Rasûlullâh Efendimiz'in ashâbına karşı üstün gelemiyordu. Aynı şekilde müslümanlara yenilen Hırakl, askerlerine hiddetle:

- Yazıklar olsun size! Şu savaştığınız kavim nasıl insanlardır? Onlar da sizin gibi beşer değiller mi? diye sordu.

- Evet, dediler.

- Peki siz mi çoksunuz yoksa onlar mı?

- Evet Efendim biz her hususta onlardan kat kat üstünüz.

- O halde size ne oluyor ki onlarla her karşılaştığınızda hezîmete uğruyorsunuz? diye sorduğunda Rum büyüklerinden bir bilge ihtiyar şu tesbitlerde bulunur:

- Çünkü onlar, geceleri kıyâmda ibâdetle geçiriyorlar, gündüzleri oruç tutuyorlar, ahdlerini yerine getiriyorlar, iyiliği emredip kötülükten sakındırıyorlar ve aralarında herşeylerini paylaşıyorlar. Ve bir de şunun için yeniliyoruz ki; biz içki içiyor, zinâ yapıyor, haramlar içinde yüzüyor, ahdimizi bozuyor, gasbediyor ve zulümde bulunuyoruz. Allâh'ın gadabını celbedecek şeyleri emredip, râzı olduğu şeyleri yasaklıyoruz ve yeryüzünde fesâd çıkarıyoruz. Bu cevap üzerine Hirakl:

- Sen gerçekten doğruyu söyledin, dedi. (İbn-i Asâkîr, Târîhu Dımeşk, II, 97)

Gece kalkıp Allâh'a ibâdet eden mü'minlere, kalkamadıkları günler için de kendilerine mükâfaat verilecektir. Çünkü onların niyetleri samîmî idi ve teheccüde kalkma düşüncesi ile uyumuşlardı. Bu durumu Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle müjdeler:

"(Mûtad olarak) geceleyin namaz kılan bir kimse, uykunun galebe çalmasıyla (bir gece uyuyakalsa ve namazını kılamasa) Allâh Teâlâ Hazretleri onun namazının sevâbını yine de yazar. Uykusu da kendisine (Allâh tarafından ikram edilen) bir sadakâdır. (İmam-ı Mâlik, Muvatta', Salâtu'l-Leyl, 1)


Tarih: 02:18, 6/11/2006 Kategori: peygamber efendimiz
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Veda Hutbesi

Veda Hutbesi

Hz. Peygamber'in, hicri 10. yilda yaptigi Veda Hacci'nda sayilari yüz on dört bini bulan haciya hitaben irad ettigi hutbe. Peygamber (s.a.s) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha haccedemeyecegini bildirip vefatinin yaklastigini ima ettigi, sonraki gelen günler de onun bu sözlerini dogruladigi için bu hacca Veda Hacci, bu hac esnasinda irad ettigi hutbeye de Veda Hutbesi adi verildi. Veda Hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imis gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte bu hutbe, Arafat ta, Mina da ve bir gün sonra yine Mina'da olmak üzere arafe günü ile bayramin birinci ve ikinci günlerinde parça parça irad edilmistir (Tecrid-i Sarih, Terc. X, 396). Degisik yer ve zamanda irada buyuruldugu için de hutbe, birçok kisi tarafindan birbirinden farh sekillerde rivâyet edilmis; kisinin ya da grubun duydugunu digerleri isitmediginden, hutbenin tamaminin biraya toplanmasinda bu farkli rivâyetlerden yararlanilmis ve daha sonraki yillarda bu üç ayn yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak biraraya getirilmistir.

Rasûlüllah'in bu son haccindan bir yil önce nâzil olan Tevbe sûresinde, müsriklerin pis oldugu ve bu yildan sonra Mescid-i Haram'a yaklasmamalari (et-Tevbe, 9/28) emredildigi için, Veda Hacci'nda Mekke'de sadece Müslümanlar vardi, hutbeyi de yalnizca Müslümanlar dinlemisti. Zaten Mekke'in fethinden sonra müsriklerin sayisi parmakla sayilacak kadar azalmisti. Rasûlüllah, Medine'den kendisiyle birlikte yola çikan yüzbin civarindaki ashâbiyla Mekke'ye haccetmek için geldiklerinde bir yil önceki uyari sebebiyle Mekke'de müsrik kalmamisti; çogunluk Müslüman olurken Mekke'yi terkedenler de vardi. Rasûlüllah, haccin bütün erkâmin bizzat kendisi yaparak Müslümanlara ögretmis, Islâm'in hac konusundaki emirleri de böylece tamamlanmisti. Islâm'in tamamlandigini bildiren bazi âyetler de bu Veda Hacci'nda nâzil oldu.

Cahiliye döneminde disaridan gelen hacilar Arafat'ta vakfeye dururken, Kureys esrafi diger insanlardan üstün olduklarini belli edercesine Arafat yerine Müzdelife'de vakfeye dururlardi. Rasûlüllah cahiliye döneminin bu sinif üstünlügüne dayali âdetini ortadan kaldirdi ve bütün hacilar gibi Arafat'ta vakfeye durdu. Rasûlüllah'a orada bu dinin tamamlandigi su âyet-i kerimeyle müjdelendi: "Ey Mü'minler, su küfreden müsrikler bugün dininizi söndürmekten ümidlerini kesmislerdir. Artik bundan böyle onlardan korkmayiniz; ancak benden korkunuz. Bugün dininizi kemale erdirdim; ve size ihsan ettigim nimetimi tamamladim. Din olarak da size Islâm'i seçtim"(el-Mâide, 5/3). Dinin kemale erdirilmesine bütün Müslümanlar sevinirken yalnizca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, bunun, Hz. Peygamber'in vefatinin yaklastigina delalet ettigini anlamislar ve gözlerinden yaslar akmisti. Gerçekten de bundan sonra Rasûlüllah seksen iki gün yasamis ve vefat etmistir.

Arafat'ta yüz binin üzerindeki haciya hitaben bir hutbe irad eden Rasûlüllah sesinin bütün hacilar tarafindan isitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden bazilarini görevlendirdi. Rasulüllah'in sözlerini tekrar eden bu kisiler hutbenin bütün hacilar tarafindan duyulmasini sagliyorlardi. Devesi Kusva'nin sirtinda oldugu halde Rasûlüllah su hutbeyi irac etti:

       "Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha bulusamayacagim.

       "Ey Insanlar bu günleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu sehriniz nasil mübarek bir sehir ise; canlariniz, mallariniz, irzlariniz da öyle mukaddestir, her türlü saldiridan emindir.

       "Ashabim! Yarin Rabbinize kavusacaksiniz ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksiniz. Sakin benden sonra eski dalâletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayin. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da isitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmis olur.

       "Ey ashabim! Kimin yaninda bir emanet varsa onu sahibine versin. Fa izin her çesidi kaldirilmistir, ayagimiz altindadir. Lakin borcunuzun aslin vermek gerekir. Ne zulmediniz ne de zulme ugrayiniz. Allah'in emriyle faizcilik artik yasaktir. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayagimin altindadir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmuttalib'in oglu (amcam) Abbas'in faizidir.

       "Ashabim! Cahiliyet devrinde güdülen kan davalari da tamamen ortadan kaldirilmistir,' ilk kaldirdigim kan davasi da Abdulmuttalib'in torunu (yegenim) Rebîa'nin kan davasidir.

       "Ey Insanlar! Bugün seytan sizin su topraklarinizda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedi surette kaybetmistir. Fakat bu kaldirdigim seyler haricinde küçük gördügünüz islerde de ona uyarsaniz bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakininiz.

       "Ey Insanlar! Kadinlarin haklarina riayet etmenizi ve bu hususta Allah' tan korkmanizi tavsiye ederim. Siz kadinlari Allah'in emaneti olarak aldiniz. Ve onlarin namuslarini ve ismetlerini Allah adina söz vererek helal edindiniz. Sizin kadinlar üzerindeki hakkiniz; onlarin, aile serefini koru mallari ve evlerinizi sizin hoslanmadiginiz hiç kimseye açmamalari, çignenmemeleridir. Eger onlar, razi olmadiginiz herhangi bir kimseyi evinize alirlarsa onlari hafif bir sekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadilarin da sizin üzerinizdeki haklari; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir. Ey mü'minler, size bir emanet birakiyorum ki siz ona simsiki sarildikça yolunuzu hiçbir zaman sasirmazsiniz. O emanet Allah'in kitabi Kur'ândir.

        "Ey mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz. Müslüman müslümanin kardesidir ve bütün Müslümanlar kardestir. Din kardesinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, baskasina helal degildir. Ancak gönül hosluguyla verilen baska.

        "Ashabim! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakki vardir:

Ey insanlar! Cenab-i Hak her hak sahibine hakkini vermistir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zinakâr için mahrumiyet cezasi vardir. Babasindan baskasina nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden baskasina uymaya kalkan nankör, Allah'in gazabina, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanlarin düsmanligina ugrasin. Cenab-i Hak bu insanlarin ne tevbelerini ne de sehadetlerini kabul eder."

Rasûlüllah sözlerinin burasinda dinleyenlere sordu:

       "Ey insanlar! Yarin beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?" Ashab-i Kiram cevap verdi:

"Allah'in risâletini teblig ettin; risalet görevini yerine getirdin, bize vasiyyet ve nasihatte bulundun diye sehadet ederiz." 

       Rasûlullah sehadet parmagini göge kaldirarak üç kez "Sahit o! ya Rab! Sahit o! ya Rab! Sahit ol ya Rab!" buyurarak Arafat'taki hutbesini bitirdi.

Hz. Peygamber günes batincaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar verecegi bir anda yukarida zikredilen Mâide sûresinin üçüncü âyeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Rasûlüllah yavas adimlarla Arafat'tan inerek Müzdelife'ye geldi. Burada bir ezan iki kamet ile aksam ve yatsi namazlarini birlestirerek kildi. Ve istirahata çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazini kaldi ve ortalik iyice agardiktan sonra Müzdelife'den Cemretü'l Akabe mevkiine geldi. Seytan taslamadan sonra Mina'ya geçen Rasûlüllah burada da Veda Hutbesi'nin diger bölümünü irad etti. Allah'a hamdü senadan sonra devamla:

"Ey insanlar! Sizi Allah'in kitabina baglayan peygamberinizin sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördügünüz gibi ifa ediniz. Öyle saniyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem. " Rasûlüllah bundan sonra halkla sorulu cevapli sürdürdügü hutbesini: "Ey insanlar! Aylarin yerini degistirerek geri birakmak inkârda asiri gitmektir. Kafirler böyle yapmakla dogru yoldan saptilar. Allah'in haram kildigi aylarin sayisini uygun yapmak için, bir yil haram ayini helal, diger yil onu haram sayarlar. Böylece Allah'in haram kildigini helal kabul ederler. Zaman, Allah'in gökleri ve yeri yarattigi gün gibi ayni duruma döndü. Allah'in katinda aylarin sayisi on ikidir. Bunlarin dördü mukaddes (haram) aylardir ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Saban'in arasindaki Receb'tir. Ey mü'minler! Bu ay hangi aydir?"-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir."-Zilhicce ayi degil midir?"-Evet Zilhiccedir."-Bu içinde bulundugumuz belde hangi beldedir?"-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.-Mekke Sehri degil midir?"-Evet Mekke'dir."-Bugün hangi gündür?

-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir."Yevmü'nnahr (kurban kesme günü) degil midir?"-Evet yevmünahr'dir. Bu diyalogdan sonra Rasûlüllah sahabelere dönerek "Su halde iyi bilin ki; bu sehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes (haram) oldugu gibi birbirinize kanlarinizi dökmek, mallarinizi haksiz yere olmak, namuslarinizi kirletmek de haramdir, her türlü saldiridan masumdur. Muhakkak ki, siz Rabbinize kavusacaksiniz, o zaman bütün bu islerden sorulacaksiniz. Ey Insanlar! Aklinizi basiniza alinda benden sonra birbirinizin boynunu vuracak sekilde dalâlete, vahsete düserek cahiliye devrine dönmeyin. Ey insanlar! Bu nasihatlerime kulak verip bunlari burada hazir bulunanlariniz burada bulunmayanlara teblig etsin. Olabilir ki, kendisine tebligi edilen kimse burada bulunup isiten bir kisim kimseden daha iyi anlayip bellemis olur" ardindan Rasûlüllah iki kez:"- Teblig ettim mi?" buyurdu.Sahabîler:-Evet ettin, deyince O;"Sahit ol ya Rab!" dedi ve tekrar hatirlatti: "Burada bulunanlar bulunmayanlara teblig etsin. "

Rasulüllah Mina'daki bu hutbesinden sonra kurban kesim yerine gelerek önceden hazirlanan yüz devenin altmis üçünü bizzat kendi kurban etti digerlerini de Hz. Ali kestikten sonra her deveden birer parça et alinarak pisirilip yenildi. Daha sonra tras olan Hz. Peygamber ihramdan çikti ve Kabe'yi tavaf etti. Ögle namazini da orada kildiktan sonra Zemzem suyunun yanina gitti ve kendisine sunulan bir bardak suyu içtikten sonra tekrar Mina'ya döndü. Rasûlüllah Mina'da geçirdigi tesrik günlerinde seytan taslama görevini yerine getirmis, bu arada çevresinde bulunan insanlara hutbeler irad buyurmustu.

"Allah'in yardimi ve fetih geldigi ve insanlarin dalga dalga Allah'in dirine girdiklerini gördügün zaman Rabbini överek tesbih et. O'ndan magfiret dile. Çünkü o tevbeleri çok kabul edendir" (en-Nasr, 110/1-3) mealindeki Nasr sûresinin nâzil oldugunu duyan Müslümanlara, hem yeni nâzil olan bu sûreyi okumus hem de kendilerine nasihat ettigi hutbelerinden birini irad buyurmustur. Bu hutbesinde de yine Müslümanlarin mal, can, namus emniyetinden bahseden Rasûlüllah insan haklarinin temelini olusturan bu üç hakki tekrar tekrar ümmetine hatirlatmisti. Degisik yer ve zamanda irade edilen bu hutbeler, tek bir hutbe seklinde bütünlestirilmistir.

Hutbenin toplum hayatina getirdigi prensipler:

Incelendigi zaman Veda Hutbe'sinde Peygamber (s.a.s)'in baslica su noktalara degindigi görülür:

1- Her iste daima Allah'a hamd-ü sena etmek gerekir.
2- Nefis, insani her zaman serre yöneltmek ister. Bu sebeple nefislerin ser-inden de Allah'a siginmak lâzimdir.
3- Can, mal ve irz kutsaldir. Yasama hakki tabii bir haktir. Irz, seref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldiridan korunmus haklardir.
4- Cahiliye gelenekleri kaldirilmistir. Insanlar alisa geldikleri kötü seyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidirler.
5- Faiz haramdir.
6-Kan davasi gütmek haramdir.
7- Emânetler yerlerine verilmelidir. Emânete hiyanet edilmemelidir.
8- Küçük büyük önemli-önemsiz her iste seytana uymaktan sakinilmalidir.
9- Kadinlarin ve erkeklerin karsilikli hak, vazife ve sorumluluklari vardir. Kadinlara nezâketle davranilacaktir.
10- Hem kadin hem de erkekler zinadan siddetle kaçinacaklardir.
11- Köle ve hizmetçilere iyi davranilacaktir.
12- Bütün Müslümanlar kardestir. Her türlü sinif farklari ve ayricaliklar kaldirilmistir. Üstünlük fazilet iledir.
13- Zulümden sakinmak gerekir, halkin mali haksiz yere yenemez, birine ait bir sey sahibinin izni olmadikça baskasi için helâl olmaz.
14- Müslümanlar birbirleriyle savasmaktan sakinacaklardir.
15- Allah'in Kitâb'ina ve Peygamber'in sünnetine uyanlar asla sapikliga düsmezler.
16- Islâm sadeliginden ayrilmamak, asiriliklara sapmamak gerekir.
17-Hak Teâlâ'ya ibadet olunacak; bes vakit namaz kilinacak, oruç ayinda oruç tutulacak,

Hz. Peygamber'in tavsiyelerine uyulacaktir. Bunlari hakkiyla yerine getirenlerin mükâfati cennettir


Tarih: 12:37, 27/10/2006 Kategori: peygamber efendimiz
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

GONULLERIN SULTANI

 

Resulullah (s.a.v), Fil yılı Rabi’ul Evvel ayının on yedisinde (M.570’de) Cuma günü şafak vakti Mekke şehrinde dünyaya geldi.(1) Resulullah (s.a.v)’in değerli babası, Abdullah bin Abdulmuttalip bin Haşim bin Abdumenaf’dır. Değerli annesi ise Veheb bin Abdumenaf’in kızı Amine’dir. Görüldüğü gibi her iki şahsiyetin akrabalık bağı Abdumenaf’da birleşiyor.

Hz. Peygamber’in mübarek ismini İlahi emir gereği Muhammed, (2) künyesini ise Ebu’l Kasım (3) koyuyorlar.

İmam Bakır (a.s) buyurmuşlardır ki, Hz. Peygamber doğumunun yedinci günü Hz. Ebu Talib, Hazretin dünyaya teşrifinden dolayı bir kurban keser ve akrabalarını misafirliğe davet ederek şöyle der: "Bu Ahmed’in akikasıdır.” Misafirler; “Onun ismini neden Ahmed koydun?” diye sorduklarında, ise Ebu Talib; “Yer ve gök ehlinin övgüsünden dolayı onun ismini Ahmed koydum.” der.(4) İşte bundan dolayı Hz. Emir-ul Mü’minin Ali (a.s), Hz. Resulullah (s.a.v)’ın iki ismi bulunan peygamberlerden olduğunu söylemiştir.(5)

Peygamber (s.a.v) henüz daha dünyaya gelmeden babasını kaybetti; (6) dünyaya geldikten sonra da onu süt emmesi için Halime-i Sadiyye’ye emanet ettiler. İbn-i Sad’ın yazdığına göre, Halime Hazreti kucağına alır almaz döşü sütle doldu; öyle ki, Peygamber ve Halime’nin açlıktan uyumayan çocuğu da o sütten doydular.(7)

Peygamber (s.a.v) üç yaşına kadar annesi Amine’nin de gözetimiyle süt annesi Halime’nin yanında kaldı, daha sonra Mekke şehrine getirilerek annesine teslim edildi.

Peygamber (s.a.v) altı yaşında iken annesi Amine ve bakıcısı Ümmi Eymen’le birlikte akrabalarını görmek için Medine’ye giderler. Bir ay Medine’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönüşte, Ebva denen yere (Cuhfe’den 37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin değerli annesi vefat eder ve orada defnedilir. Ümmi Eymen Hz. Peygamber’i Mekke’ye getirir ve ceddi Abdulmuttalib’e teslim eder. Böylece Abdulmuttelib Hazretin sorumluluğunu üstlenmiş olur.(8) Ama iki yıl sonra Abdulmuttalib de dünyadan göçer.(9) Onun vasiyeti gereğince de, Hz. Ebu Talib kardeşi oğlu Hz. Muhammed (s.a.v)’ın sorumluğunu üstlenir.(10)

İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre, Ebu Talib Hz. Peygamber ile öyle ilgileniyordu ki, gece ve gündüz ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu kendi yanında yatırıyor ve onun hakkında kimseye güvenmiyordu.(11)

Hz. Resulullah (s.a.v) on iki yaşında iken (12) Ebu Talib’le birlikte Şam’a yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta Buheyra isminde bir rahiple karşılaşırlar. Buheyra, Hıristiyan alimlerinin en bilginlerindendi. Hz. Peygamber’i görür görmez, O’nun ahir-uz zaman Peygamberi olduğunu hemen anlar ve Ebu Talib’e dönüp şöyle der: “Önceki semavi kitaplarda bu gencin peygamberliğiyle ilgili haber vardır.(13)

Hz. Resulullah (s.a.v), erginlik çağına kadar Hz. Ebu Talib’in evinde kalılar ve ahlak, yiğitlik, halkla geçinmek ve emanete riayet etmek bakımından öyle bir yüce ahlak ve erdemlilik sergilerler ki halk ona “Emin” lakabını takarlar.(14)

Hz. Resulullah (s.a.v) yirmi yaşında iken “Hilf-ul Fodul” antlaşmasına katılmıştır. Bu antlaşma, Beni Haşim, Beni Zühre ve Beni Temim arasında yapılan insani değerleri önemseyen bir anlaşma idi. Bu antlaşma gereğince mazlumların hakları zorbalardan alınacak ve gereken yardımlar onlardan esirgenmeyecekti.(15)

Hz. Hatice asaletli ve serveti olan bir kadındı. Hz. Hatice erkekler vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu. Resulullah,ın doğru konuşan ve emin biri olduğunu öğrenince, Hazrete, kölesi Meysere ile birlikte ticaret yapmak için Şam’a gitmesini ve diğer tacirlerden daha fazla pay almasını önerdi. Hz. Resulullah (s.a.v) Hatice’nin bu önerisini kabul ederek onun malı ile Şam’a doğru yola çıktılar. O memlekette mallarını satıp işlerini bitirdikten sonra Mekke’ye döndüler. Mekke’de de oradan getirdikleri malları satıp öncekilere oranla iki kat veya daha fazla kar elde ettiler. Üstelik Meysere de yol boyunca Resulullah’dan gördüğü hareket ve davranışları Hatice’ye anlattı.

Bunun üzerine, Hatice, birisi vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir mesaj gönderdi: “Ey amca oğlu, aramızda akrabalık bağı olduğundan kavmin arasında yüce şeref ve nesebe sahip bulunduğundan, güvenilir, iyi huylu ve doğru konuşan olduğundan dolayı seninle evlenmeye gönüllüyüm.”

Hatice’nin bu evlenme teklifi öyle bir zamanda oldu ki, Hatice o zamanlar nesep açısından en köklü, şeref ve mal bakımından da bütün kadınların en üstünü idi; herkes onunla evlenmek istiyordu, ama o hiç kimseyi kabul etmiyordu.(16)

Resulullah (s.a.v) Hz. Hatice’nin bu evlenme teklifini kabul ederek amcalarını onu istemeye gönderir ve böylece bu mübarek vuslat gerçekleşmiş olur .(17)

Resulullah (s.a.v) evlendiği zaman yirmi beş yaşında idiler. (18) İbn-i Abbas ve bir grup diğer bilginlerin sözüne göre, Hz. Hatice de yirmi sekiz yaşında idi.(19)

Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hz. Hatice ile evlenmesinden ikisi erkek, dördü kız olmak üzere toplam altı çocuğu olmuştur. Erkeklerin isimleri: Kasım ve Tahir; kızların isimleri ise Ümmi Gülüsüm, Rukayye, Zeynep ve Fatıma’dır.(20)

Hatice-i Kübra (a.s) Resulullah (s.a.v) ile ortak yaşantısında çok fedakarlıklar yapmıştır. O, bütün mal ve servetini aziz eşinin ihtiyarına bırakmış ve bütün kadınlardan önce Hz. Resulullah’a iman etmiştir. Resulullah (s.a.v) onun hakkında şöyle buyurmuştur:

“O, insanlar kafir olduğunda bana iman etti, halk beni tekzip ettiğinde o beni tasdik etti, halk beni mahrum bıraktığında o kendi malıyla bana yardımda bulundu.”(21)

Hz. Resulullah’ın yaşantısının en hassas dönemi, 40 yaşına girdiği dönemdir. Zira Hazret bu yaşta Receb’in 27. günü (M. 610) peygamberliğe seçilmiştir.(22) O zamandan itibaren üç yıl boyunca halkı gizlice İslam’a davet etmiştir. (23) Hz. Resulullah’a ilk iman eden Emir-ul Mü’minin Hz. Ali olmuştur. (24) Ondan sonra da Hz. Hatice iman etmiştir.

Bi’setin üçüncü yılında Resulullah (s.a.v), halkı açıkça İslam’a davet etmeye mamur kılındı. Bu emir gereği önce kendi yakınlarını misafirliğe davet edip onlara şöyle buyurdu:

“Allah Teala beni, sizi O’na davet etmeye emretmiştir. İçinizden kim beni tasdik edip, bu işte bana yardımcı olursa, sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.” (25)

Teberi’nin yazdığına göre, bu toplantıda Hz. Ali, Peygamber’e yardımcı olacağını ilan eden tek şahıs oldu. Peygamber (s.a.v) de oradakilere şöyle buyurdu:

“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.” (26)

Resulullah (s.a.v) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halkın da putlarını bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz onlara çok ağır geldi; az bir grup hariç, hepsi Hazretle düşman olmaya başladılar. O kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in amcası olan Hz. Ebu Talib, kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu yalnız bırakmayacağına dair yemin etti.(27) Gerçekten öyle de yaptı. Hz. Ebu Talib, hayatta olduğu müddetçe Kureyş, Hz. Peygamber’i fazla incitemedi.

Kureyş büyükleri, Hz. Ebu Talib’in varlığıyla Hz. Peygamber’i tam baskı altına alamadıklarını görünce, yeni Müslüman olanları eziyet ve işkence etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v), Müslümanların Kureyş’in zulüm ve eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşi’ye hicret etmeleri için izin verdi.

Bi’setin altıncı yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.v)’i öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.v)’i kendilerine teslim etmedikçe, Beni Haşim’le muamele yapmayacak ve onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfaya yazıp Ka’be’nin duvarına astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber (s.a.v) ile “Şi’b-i Ebu Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra Allah Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah” lafzı hariç, karıncaların yediğini haber verdi. Hz. Ebu Talib bu haberi Kureyşlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz” dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın “Allah” lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce, kendi antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu olay neticesinde Mekke halkından bir çok kimseler İslamiyet’i kabul ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’bi Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.(28)

Peygamber (s.a.v) bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti, (29) bu iki büyük şahsiyetin ölümü Hazrete çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün Yılı” koydu.(30)

İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.v), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık Mekke’de kalması güçleşmişti... Allah Teala bundan dolayı Hz. Peygamberin, Mekke’de yardımcısı olmadığından orayı terk edip Medine’ye doğru hareket etmesini emretti”(31)

Hz. Ebu Talib dünyadan göçtükten sonra Kureyşin peygambere eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip O’nun canına kıymak istediler. (32)

Mekke müşrikleri, bi’setin on üçüncü yılı “Dar’un Nedve” denilen bir yerde toplanıp Hz. Peygamberi öldürme kararı aldılar. Bu karara göre çeşitli kabilelerden oluşan gençler hep birlikte Hazrete saldıracak ve kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti. (33)

Hz. Peygamber (s.a.v), İlahi vahiyle bu komplodan haberdar oldu ve geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali de Peygamber (s.a.v)’in canını korumak için O’nun yatağında yattı. (34)

Peygamber (s.a.v), Rabi-ul Evvel ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı ve aynı ayın on ikinci günü Medine’nin yakınlarında olan “Kuba” denilen yere vardı ve orada yaklaşık on gün Hz. Ali’yi bekledi. (35)

Bu müddet içerişinde de Kuba camisini yaptırdı. Daha sonra Hz. Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif buyurdular .

Hz. Peygamber’in hicreti ardından Mekke Müslümanları da yavaş-yavaş Medine’ye hicret etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v), Muhacir ve Ensar (Medine halkı) arasındaki samimiyet bağını güçlendirmek için onların aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.

Peygamber (s.a.v), bu teşebbüsü ile Medine’de İslami bir toplum oluşturmuş ve Muhacirlere yardım için de uygun bir zemin hazırlamıştı.

Bu küçük İslam toplumunun kuruluşundan daha on dokuz ay geçmemişken Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında savaş ateşi tutuştu. İlk önemli savaş Bedir savaşı idi, onun peşi sıra Uhud, Handek, Hayber,Tebuk vb....savaşlar da vuku buldu.

Peygamber (s.a.v)’in savaşları iki çeşittir; birincisi, kendisinin katıldığı savaşlardır, bu savaşlara “Gazve” denilir. Diğeri ise kendisinin katılmadığı savaşlardır, bu savaşlara da “Seriyye” deniliyor. Gazvelerin sayısının 28, seriyyelerin sayısının ise 38 tane olduğunu söylemişlerdir. (36) Bunca savaş, dokuz yıldan az bir zamanda vuku bulmuştur.

Bu gazve ve seriyyeler, Müslümanların Hicaz topraklarında azamet ve güçlerinin aşikar olmasına ve bir çok Arap kabilelerinin Hz. Peygamberle barış antlaşmaları imzalamalarına sebep oldu.

Bu antlaşmaların en önemlisi, Hudeybiye antlaşması idi. Hz. Peygamber bu antlaşmayı, hicretin altıncı yılında Mekke müşrikleriyle yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında nispi bir emniyet ve huzurun oluşmasına yol açtı ve diğer topraklarda da İslam’ın yayılmasına ortam hazırladı.

Peygamber (s.a.v), hicretin yedinci yılında İslam’ın geniş bir şekilde yayılmasını sağlamak için bir çok mektuplar yazmış ve bu mektupları İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame, Bahreyn vb. ülkelerin kıralı ve padişahlarına göndererek kendi mesajını onlara iletmiştir. (37) Hazret bu mektuplarda onları İslam’a davet ediyordu. Bu vesileyle Hz. Peygamber’in cihanı risaleti dünyanın her tarafına bildirilmiş ve böylece İslam’ın mesajı uzak memleketlere de ulaşma imkanını bulmuştur.

Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Mekke şehri Peygamber tarafından fethedildi. (38) Resulullah (s.a.v) ordusuyla birlikte savaşmaksızın Mekke şehrine girdi, ilk teşebbüsünde Mekke halkının hepsini affetti ve Kabe’de bulunan üç yüz altmış putu oradan temizledi (39) ve sonra minbere çıkıp şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Allah Teala cahiliyye tekebbürünü ve atalarla övünmeyi sizin aranızdan temizledi. Bilin ki siz Adem’densiniz, Adem de balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en iyi kulları O’ndan korkan ve günah işlemeyendir.” (40)

Resulullah (s.a.v), Mekke’de kısa bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye doğru hareket etti. Bir kaç aydan sonra, Rum ordusunun İslam ülkelerine saldırıp o topraklarda ilerlemeyi amaçladıklarını öğrendi. Hazret bu haberi öğrenir öğrenmez İslam ordusunun, Rum ordusuna karşı koymak için Şam sınırlarına doğru hareket etmelerini emretti, kendisi de ordunun komutanlığını üzerine aldı. Uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra, Hicretin dokuzuncu yılının Şaban ayında Şam sınırında bulunan Tebuk topraklarına ulaştılar. Ama Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü Rum ordusu, Hz. Peygamber’in komutanlığındaki İslam’ın güçlü ordusunun hareketinden haberdar olmuş ve Müslümanlar karşısında yenilgiye uğramak korkusundan aldıkları kararlarından vazgeçmişlerdi.

Resulullah (s.a.v) düşman tehlikesinin olmadığını görünce, ordunun Medine’ye dönmesini emretti. “Tebuk” ismiyle meşhur olan bu gazve, Hz. Peygamber’in en son gazvesi sayılmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hicaz topraklarındaki en fazla muvaffakiyet elde ettiği yıl, hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o yılın hac merasiminde müşriklerden beraat ilan edildi. (41) Bu önemli mesele, Kurban Bayramında Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali (a.s) vasıtasıyla düşmanlara duyuruldu ve onlara, İslam’a karşı tavırlarını belirlemeleri için dört ay mühlet verildi. Bu beraatın ilanı neticesinde çeşitli kabilelerin elçileri Medine’ye doğru akın etmeye başladılar. Hepsi Hz. Peygamber’in huzuruna gelip İslam’ı kabul ettiklerini veya İslam’ın sığınağında yaşamaları için cizye ödemeye hazır olduklarını ilan ettiler.

O yıl çok fazla elçinin Medine’ye akın etmesinden dolayı o yıla “Amm’ul- Vefud” (elçiler yılı) ismini vermişlerdir. Böylece puta tapma adet ve geleneği Hicaz toprağından silinmiş ve yerine tevhit dini yerleşmiştir.

Resulullah (s.a.v), hicretin onuncu yılında hac amellerini yapmak için Mekke’ye yolculuk yapmaya hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi duyunca, hac amellerini doğru bir şekilde kamil olarak öğrenmek için yolculuğa hazırlandılar. Resulullah (s.a.v) Zilkade ayının sonuna dört gün kala Medine’den ayrıldı, Zilhacce’nin dördüncü günü ise Mekke’ye vardı. (42) Hac amellerini yaptıktan sonra Müslümanlarla birlikte o şehirden ayrıldı ve Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz yirmi bin civarında olan hac kervanı “Cuhfe” denilen yere yetiştiğinde, Hz. Peygamber tarafından kervanın durdurulması emredildi. Hazret namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum kenarında bir hutbe okudu sonra Hz. Ali’nin elinden tutarak yüksek bir sesle şöyle buyurdu:

“Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır. Allahım, ona yardım edene sen de yardım et, onu yalnız bırakını sen de yalnız koy...” (43)

Bu vakıa, Zilhacce’nin on sekizinci günü vuku buldu. Hz. Peygamber’in halife tayin etme işi bir kaç defa çeşitli yerlerde tekrarlanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.v) Haccet’ul- Veda yolculuğundan sonra, ömrünün son günlerini yaşıyordu, nihayet hicretin on birinci yılı Sefer ayının yirmi sekizinde fani dünyadan ayrılıp ebedi yurda göç etti. (44)

Peygamber (s.a.v)’in Hatice’den altı çocuğu vardı, onların isimlerini daha önce zikrettik. Mariye’den de İbrahim isminde bir oğlu vardı. Hazretin, Fatıma (a.s) hariç bütün evlatları kendi hayatı döneminde vefat ettiler. (45) Hz. Peygamber’in nesli, Hz. Fatıma’dan devam etti.



HZ. PEYGAMBER’LE İLGİLİ KISSALAR

1- İki Meleğin Haline Gülüyorum

Bir gün Resulullah (s.a.v) gülümseyerek göğe bakıyordu, bir adam Hazretin gülmesinin sebebini sorunca, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular: “Evet göğe bakıyordum, iki meleğin hali beni güldürdü, onlar kendi yerinde ibadetle meşgul olan mü’min bir kulun gece gündüz yaptığı ibadetlerinin mükafatını yazmaları için yeryüzüne indiler, fakat onu, hasta olduğundan dolayı ibadetgahında bulamayınca, göğe çıkıp, Hak Teala’ya şöyle arz ettiler: “Ey Rabbimiz! Biz o mü’min kulun ibadetini yazmak için her zamanki gibi onun ibadetgahına gittik, fakat onu orada bulamadık, hastalık yatağına düşmüştü.”

Allah Teala, o meleklerin cevabında şöyle buyurdu: “O mü’min kul, hastalık yatağında olduğu sürece, her gün ibadetgahında olduğu zaman ona yazdığınız her günün sevabı miktarınca ona sevap yazın. Hastalık yatağında olduğu müddetçe onun hayır amellerinin mükafatı bana aittir; onun mükafatını ben vereceğim.” (46)

2- Sırayı Riayet Edin

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Bir gün Hz. Resulullah (s.a.v) ayaklarının üzerine yorgan örtmüş ve istirahata çekilmişti. Bu arada Hasan su istedi. Resullullah (s.a.v) hemen yerinden fırladı ve devemizden bir kaba biraz süt sağıp onu Hasan’a (a.s) verdi. Bunu gören Hüseyin (a.s) yerinden fırlayıp sütü almak istedi. Ama Resulullah (s.a.v) ona mani olup sütü Hasan’a verdi. Bu arada durumu seyretmekte olan Fatime: “Ya Resulellah! Güya Hasan’ı daha çok seviyorsun” dedi. Resulullah cevaben buyurdular ki: “Hayır öyle değildir. Benim Hasan’ı savunmamın sebebi, öncelik onun hakkı olduğu içindir. Çünkü O, daha önce su istemişti, sırayı riayet etmek gerekir. Yoksa kıyamet günü ben, sen, bu ikisi ve şu yerde yatan (Ali) hepimiz bir mekanda olacağız” buyurdu. (47)

3- Rahmetmeyene Rahmolunmaz

Ebu Hureyre dedi ki: Resulullah (s.a.v)’ın huzurunda bulunuyorduk. Bu arada Hazret durmadan henüz küçük yaşta olan Hasan ve Hüseyin’i öpüyordu. Hazret’in bu hareketini gören Uyeyne: “Ya Resulullah (s.a.v), benim on çocuğum vardır. Ben şimdiye kadar onların hiçbirini asla öpmemişim” dedi. Hazret bu sözü duyunca çok sinirlendi, öyle ki çehresinin rengi değişti ve: “ Kim rahmetmezse, ona rahmolunmaz; eğer Allah rahmeti kelbinden almışsa, benim sana yapacak bir şeyim yoktur; kim, küçüklerimize rahmetmez, büyüklerimizi de saymazsa, o bizden değildir” (48) buyurdu.

4- Resulullah (s.a.v)’ın Ağlaması

Resulullah (s.a.v) Ümmi Seleme’nin evinde bulunduğu bir gece yarısı uykudan kalkıp evin karanlık bir köşesinde dua ve ağlamakla (Allah’a yalvarıp yakarmakla) meşgul oldu. Ümmi Seleme, Resulullah (s.a.v)’ı yatağında görmeyince, kalkıp onu aramaya koyuldu. Bir de baktı ki Resulullah (s.a.v), evin karanlık bir köşesinde durup ellerini göğe kaldırmış, ağlayarak Allah’a şöyle yalvarıp yakarıyor:

“Allah’ım! Bağışladığın nimetleri benden esirgeme. Beni, düşmanların gülmüş vesilesi kılma, kıskançları bana musallat etme.

Allah’ım!Beni kurtardığın kötülük ve çirkinliklere geri çevirme.

Allah’ım! Beni hiçbir zaman ve hiçbir an kendi başıma bırakma; kendin beni her şeyden ve her afetten koru.”

Ümmi Seleme Resulullah (s.a.v)’in bu durumunu görünce, ağlayarak kendi yerine döner. Resulullah (s.a.v) Ümmi Seleme’nin ağlama sesini duyunca, ona doğru gidip ağlamasının sebebini sorur.

Ümmi Seleme:

“Ya Resulellah! Senin ağlaman beni ağlattı. Sen neden ağlıyorsun? Siz Allah katında olan onca büyük makam ve yakınlığınıza ve Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün kusurlarınızı affetmesine rağmen Allah’tan böyle korkuyor, sizi düşmanların gülüş vesilesi kılmamasını, kurtardığı kötülük ve çirkinliklere geri çevirmemesini, bir an bile kendi başınıza bırakmamasını istiyorsunuz, o halde vay bizim halimize!” der.

Resulullah (s.a.v) onun cevabında:

“Nasıl korkmayayım, nasıl ağlamayayım, nasıl kendi akıbetimden endişelenmeyeyim, nasıl kendi makam ve mevkime güveneyim! Oysaki Allah Teala, Hz. Yunus’u bir an kendi haline bıraktı ve onun başına, gelmemesi gereken şeyler geldi!”buyurur.(49)

5- Allah Beni Zulmetmek İçin Göndermemiştir

Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir Yahudi'nin Resulullah (s.a.v)'den bir kaç dinar alacağı vardı, Hazret'ten o parayı istedi. Resulullah (s.a.v); "Ey Yahudi! Şimdi yanımda sana verecek bir param yoktur." buyurdu. Yahudi; "Ey Muhammed! Paramı vermedikçe senden ayrılmayacağım!" dedi. Resulullah (s.a.v) cevaben; "Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!" buyurdular.

Resulullah (s.a.v) onunla birlikte oturdu; öyle ki öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.v)'in ashabı o Yahudi'yi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.v) onlara bakıp şöyle buyurdu: "Onunla ne işiniz vardır?" Ashap: "Ey Resulullah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!" Resulullah (s.a.v) onların cevabında; "Allah Teala beni, bir zimmi veya başka birisine zulüm yapmak için mebus etmemiştir." buyurdular.

Gün yükseldiğinde o Yahudi adam şöyle dedi: "Allah'tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum; malımın bir şatrı (yarısı) Allah yolu içindir. Allah'a andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat'taki vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat'taki vasfını okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: "Abdullah oğlu Muhammed Mekke'de dünyaya gelecektir, Teybe'ye (Medine'ye) hicret edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövüş etmez ve çirkin söz ağzına almaz." Ben Allah'tan başka bir ilahın olmadığına, senin de O'nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah nerede emretmişse, onu orada harca." (50)

6- Âmanın Yanında Hicabı Korumak!

Ümmi Seleme şöyle diyor:

Peygamber (s.a.v)’in huzurunda idik. Meymune isminde olan hanımlarından birisi de orada idi. Bu esnada âma (kör) olan İbn-i Ümmi Mektum Resulullah’ın huzuruna geldi. Resulullah (s.a.v) bana ve Meymune’ye: “İbn-i Ümmî Mektum’un karşısında hicabınızı (kendinizi) koruyun.” buyurdu.

“Ya Resulullah! O âma değil midir, hicaplı olmamızın ne anlamı vardır?” dediğimizde de şöyle buyurdular:

“Siz de mi körsünüz? Siz onu görmüyor musunuz?”(51)

7- Kötü Ahlak Kabir Azabına Sebep Olur

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

“Sa’d bin Muaz’ın ölüm haberini Resulullah (s.a.v)’e verdiklerinde, Hazret kalkıp ashabıyla birlikte onun evine gittiler. Resulullah’ın emri ile Sa’d’a gusül verdiler. Gusül işlemi bitinceye kadar Hazret kapı önünde ayakta bekledi. Gusül, henut ve kefenleme işleminden sonra onu bir tabuta bırakıp defnetmek için kabristana götürdüler.

Cenazeyi teşyi ederken Hz. Resulullah (s.a.v) ayak yalın ve abasız olarak hareket ediyordu, kabrin yakınına ulaşana dek bazen tabutun sağ bazen de sol tarafını tutuyordu. Hz. Resulullah (s.a.v)’in bizzat kendisi kabrin içine girip cenazeyi kabre bıraktı; taş, tuğla ve diğer şeylerin getirilmesini emretti. Bizzat kendisi iyice cenazenin üzerini kapatıyor ve: “Ben onun yakında çürüyeceğini biliyorum; ama Allah, kulu bir iş yaptığında onu sağlam yapmasını sever” buyuruyordu. Daha sonra mübarek elleriyle onun üzerine toprak döküp, güzelce mezarını düzlediler.

Bu esnada Sa’d’ın annesi kabrin kenarına gelerek: “Ey Sa’d ! Cennet sana kutlu olsun” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.v) bu sözü ondan duyar duymaz şöyle buyurdular ki: “Ey Sa’d’ın annesi !Sus! Allah’dan taraf bu kadar kesin ve yakin ile konuşma. Şimdi Sa’d kabir azabına duçar olmuştur ve bundan dolayı eziyet görmektedir.”

Daha sonra Hazret orada bulunanlarla birlikte mezarlığı terkedip, geri döndüler. Bu arada halk Hazrete: “Ya Resulellah ! Sa’d için yaptığın işleri, şimdiye kadar hiç kimseye yaptığını görmedik. Ayak yalın, abasız onun cenazesini teşyi ettiniz; tabutun bazen sağ bazen de sol tarafından tutuyordunuz !” dediler.

Hz. Resulullah (s.a.v) onlara:

“Melekler de abasız ve ayakkabısız idiler; ben de onlara uydum” cevabını verdi. Halk: “Bazen tabutun sağından, bazen de solundan tutuyordunuz” dediler. Hazret: “elim Cebrail’in elinde olduğundan dolayı o tabutun neresinden tutuyorduysa, ben de o tarafından tutuyordum” buyurdu.

Halk bu sözleri duyunca:

“Ya Resulellah ! Sa’dın cenazesine gusül verilmesini emrettiniz, bizzat kendiniz ona namaz kıldınız, mübarek ellerinizle onu kabre bıraktınız, kabri kendi elinizle düzelttiniz, bütün bunlara rağmen, yine de: “Kabir Sa’d’ı sıktı” buyurdunuz.

Hz. Resulullah (s.a.v) cevaben: “Evet, kabir azabına duçar oldu. Çünkü o, evinde kötü ahlaklı idi, kabir azabı bundan dolayı idi” buyurdular. (52)

8- Bereketli On iki Dirhem

Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.v) tarafından bir gömlek almak için pazara gitmekle görevlendirilir. Hz. Ali (a.s) pazara gidip on iki dirheme bir gömlek alarak eve döner. Bu arada Hz. Resulullah (s.a.v) ile Hz. Ali (a.s) arasında şöyle bir diyalog geçer:

Hz. Resulullah (s.a.v): “Bu gömleği kaça aldın?”

Hz. Ali: “On iki dirheme.”

Hz. Resulullah (s.a.v): “Bu gömleği pek sevmedim, bundan daha ucuzunu istiyorum. Acaba satıcı bunu geri almaya hazır olur mu?”

Hz. Ali (a.s) diyor; bunun üzerine, gömleği alıp çarşıya döndüm, Hz. Peygamber’in isteğini satıcıya ilettim, satıcı da kabul etti. Parayı alıp Hz. Peygamber (s.a.v)’in yanına döndüm. Bir gömlek almak için Hz. Resulullah (s.a.v) ile birlikte pazara doğru hareket ettik. Yolun yarısında Hz. Resulullah (s.a.v)’ın gözü, ağlayan bir cariyeye ilişti. Hz. Resulullah (s.a.v) onun yanına gidip; “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Cariye: “Ev sahibi bana dört dirhem verdi, bir şeyler almak için beni çarşıya gönderdi. Fakat ben parayı nasıl kaybettiğimi bilemiyorum, şimdi eve dönmekten korkuyorum” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.v) on iki dirhemden dört dirhemi cariyeye verdi ve; “İstediğin şeyleri al ve eve dön” buyurdular.

Hz. Resulullah (s.a.v) da Allah’a şükredip pazara doğru hareket etti; pazardan dört dirheme bir gömlek alıp giydi, Allah’a hamdederek eve doğru yola koyuldu. Bu arada yol üzerinde bir çıplağı görünce, gömleğini çıkarıp ona verdi ve tekrar çarşıya geri döndü, geriye kalan dört dirheme bir gömlek alıp giydi ve eve doğru hareket etti. Yolun yarısında yine aynı cariyeyi üzüntülü ve şaşkın bir halde gördü. Bunun üzerine; “Neden evinize gitmedin?” diye sordu.

Cariye: “Ya Resulellah ! Gecikmişim, beni dövmelerinden korkuyorum” dedi.

Resulullah: “Gel birlikte gidelim, evinizi bana göster ben suçundan geçmeleri için aracı olurum” buyurdu.

Hz. Resulullah (s.a.v) o cariye ile birlikte yola koyuldu. Evlerine yetiştiklerinde cariye; “İşte bu bizim evdir” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.v) kapının arkasından yüksek bir sesle; “Ey ev sahibi! Selam’un- aleykum” diye seslendi; ama bir cevap gelmedi. Hazret ikinci kez selam verdi, yine bir cevap duyulmadı. Üçüncü kez bir daha selam verdiğinde, “Aleyke’s- selam ya Resulellah ve rahmetullahi ve berekatuh” diye cevap verdiler.

Hz. Resulullah (s.a.v): “Neden ilk ve ikinci defada cevap vermediniz? Acaba benim sesimi duymadınız mı?” buyurdular.

Ev Sahibi: “Hayır, ilk defasında duyduk, senin olduğunu bile anladık” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.v): “ Öyleyse neden geç cevap verdiniz?”

Ev sahibi: “Senin sesini bir kaç defa duymak istedik.”

Hz. Resulullah (s.a.v): “Sizin bu cariyeniz gecikmiştir, onu muahaza etmemeniz (cezalandırmamanız) için size rica etmekten ötürü buraya geldim.”

Ev sahibi: “Ya Resulullah! Sizin mübarek ayağınızın hürmetine bu cariye artık şimdiden azattır (hürdür).”

Daha sonra Hz. Resulullah (s.a.v) kendi kendisine: “Allah’a şükür, ne de bereketli on iki dirhemdi! İki çıplağı örttü, bir köleyi de azat etti” buyurdular.(53)

9- Ya Resulellah! Bana Tavsiye Et!

Hz. Ali (a.s) şöyle diyor:

Bir şahıs Resulullah (s.a.v)’in huzuruna gelerek Hazretin kendisine tavsiye etmesini istedi. Hz. Resulullah (s.a.v) ona şöyle tavsiye ettiler:

“Benim sana tavsiyem şudur ki; parçalansan, ateşe atılıp yakılsan bile, Allah’a şirk koşma.

Annene ve babana eziyet etme; eğer dünyadan göçmeni bile emretseler öyle yap.

İhtiyacından fazla kalan malını dini kardeşinin ihtiyarına bırak.

Müslüman kardeşinle karşılaştığında açık yüzlü ol.

Halka ihanet etme.

Gördüğün her Müslümana selam ver.

İnsanları İslam’a davet et.

Bil ki, her sorunu çözmenin (sıkıntısı olanın sıkıntısını gidermenin), Hz. Yakub’un oğullarından bir köleyi azat etmek kadar sevabı vardır.

Bil ki, şarap ve her sarhoş edici şey de haramdır.”(54)

10- Yetimler İçin Ağlamak

Uhud savaşında İslam savaşçılarından çoğu şahadete erişti, Hz. Hamza da o savaşta şehit düştü, hatta Hz. Peygamber (s.a.v)’in şehit olduğu bile şâyi oldu.

Savaş sona erdikten sonra, Medine kadınları Uhud’a doğru hareket edip Peygamber (s.a.v)’in istikbaline koştular; herkes kendi şehitlerini bırakıp Hz. Peygamber’i sorup arıyorlardı.

Bu arada Cehş’in kızı Zeynep Hz. Peygamber (s.a.v) ile karşılaştı ve aralarında şöyle bir diyalog geçti:

Hz. Peygamber- “Sabırlı ve tahammülü ol!”

Zeynep- “Ne için?”

Hz. Peygamber- “Kardeşin Abdullah’ın şahadetinden dolayı.”

Zeynep- “Şahadet onun için kutlu ve mübarek olsun!”

Hz. Peygamber- “Sabret!”

Zeynep- “Ne için?”

Hz. Peygamber- “Dayın Hamza’nın şahadetinden dolayı.”

Zeynep- “Bizim hepimiz Allah’tanız ve hepimiz O’na döneceğiz, şahadet makamı ona mübarek olsun!”

Hz. Resulullah (s.a.v) biraz durduktan sonra Zeyneb’e dönerek şöyle buyurdu:

- “Sabırlı ol!”

Zeynep – “Şimdi ne için?”

Hz. Resulullah - “Eşin Mus’ab bin Umeyr’in şahadetinden dolayı.”

Zeynep bu sözü duyunca, can yakıcı bir şekilde yüksek bir sesle ağlayıp sızlamaya başladı. Bunu gören Hz. Resulullah: “Hiçbir kimse, kocanın karısının kalbinde olan yerini alamaz” buyurdu.

Bu arada Zeynep; “Neden kocan için böyle ağlıyorsun?” diyenlere şu cevabı verirdi: “Ağlamam kocam için değildir. Çünkü o Peygamber (s.a.v)’in yanında şahadet makamına erişmiştir. Beni ağlatan çocuklarımın öksüz kalışıdır” (55)

11- Dostlarla Müdara

Ebu Hureyre şöyle diyor:

Hz. Resulullah (s.a.v) (bir gün) oturdukları halde birden dişleri görülür bir şekilde güldüler. Gülmesinin sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:

“Ümmetimden iki kişi gelip Allah Teala’nın huzurunda duracaklar; onlardan biri diyecek ki: “Allah’ım ! benim hakkımı ondan al!” Allah Teala buyuracak ki: “Kardeşinin hakkını ver !” Borçlu adam arz edecek ki: “Allah’ım ! Benim iyi amellerimden bir şey kalmamıştır (ona verecek dünyevi bir malım da yoktur).” Hak sahibi de diyecek ki: “Ey Rabbim! Öyleyse benim günahlarımdan yüklensin!”

Sonra Hz. Resulullah (s.a.v)’in mübarek gözlerinden yaşlar boşanarak şöyle buyurdular:

“O gün (kıyamet günü) öyle bir gündür ki insanlar, günahlarının başka bir kimseye yüklenmesine ihtiyaç duyarlar. Allah Teala hakkını isteyen kimseye şöyle buyurur: “Gözlerini çevir, cennete doğru bir bak, ne görüyorsun?” O zaman başını kaldırıp güzel nimetleri görünce hayretle; “Allah’ım ! Bunlar kimin içindir?” diyecektir.

Allah Teala- “O hakkın değerini bana veren kimse içindir.”

Hak sahibi – “O hakkın değerini kim sana ödeyebilir?”

Allah Teala - “Sen.”

Hak sahibi – “Ben nasıl ödeyebilirim?”

Allah Teala - “Ondan geçmenle (hakkını bağışlamanla).”

Hak sahibi – “Allah’ım ! Ondan geçtim.”

Daha sonra Allah Teala buyuracak ki: “Dini kardeşinin elini tut, birlikte cennete gidin !”

Bu esnada Resulullah (s.a.v) buyurdular ki: “Takvalı olun, birbirinizin arasını bulun!” (56)

12- Çaba Veya Zengin Olmak Yolu

Ashaptan birinin durumu çok bozulmuştu. Bu arada karısı ona; “Resulullah (s.a.v)’ın yanına varıp bir şey istesen” dedi. Bunun üzerine o adam bir şey istemek için Hz. Peygamber’in yanına gitti. Hazretin yanına vardığında Hz. Resulullah (s.a.v) onu görür görmez şöyle buyurdular:

“Kim bizden bir şey isterse veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar.”

Adamcağız Hz. Resulullah (s.a.v)’ın bu sözünü duyunca, kendisinden başkasının kastedilmediğini anlar ve bir şey istemeden huzurlarından ayrılır; evine gelip durumu karısına anlatır; ama ihtiyaç onu zorlar ve ikinci kez Hz. Resulullah’ın huzuruna varır; fakat Hazret’in yine aynı şeyi buyurduğunu görür ve bu olay üç defa tekrarlanır.

Bunun üzerine komşusundan bir balta emanet alıp çöle çıkar, bir miktar odun toplayıp pazara getirir ve odunlarını bir buçuk kilo arpaya satar; elde ettiği arpayı ekmek yaparak ailesiyle birlikte yerler. Ertesi sabah daha fazla odun getirir ve yılmadan bu işine devam eder; ilk önce bir balta satın alır; daha sonra elde ettiği kazançtan iki genç deve ve bir köle alır; böylece durumu düzelip zenginleşir. Daha sonra Hz. Resulullah’ın yanına giderek başından geçen macerayı Hazrete anlatır. Hz. Resulullah (s.a.v) onun sözünü dinledikten sonra ona:

“Demedim mi kim, bizden bir şey isterse ona veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar?!” buyururlar.(57)








Tarih: 01:56, 27/10/2006 Kategori: peygamber efendimiz
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->